وَجَحَدُواْ بِهَا وَٱسۡتَيۡقَنَتۡهَآ أَنفُسُهُمۡ ظُلۡمٗا وَعُلُوّٗاۚ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ 14
Bu apaçık mucizeleri inkâr ettiler, kabul etmediler. Hâlbuki gönülleri bu delillerin/mucizelerin hak ve Allah'tan olduğuna kanaat getirmişti. Zulüm ve hakka karşı kibirleri yüzünden onları inkâr ettiler. (Ey Resûl!) Küfürleri ve günahları sebebiyle bozguncuların yeryüzündeki sonlarına bir bak. Biz onların hepsini helak ederek yok ettik.
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا دَاوُۥدَ وَسُلَيۡمَٰنَ عِلۡمٗاۖ وَقَالَا ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٖ مِّنۡ عِبَادِهِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ 15
Dâvûd'a ve oğlu Süleyman'a ilim vermiştik ki bu ilimden biri de kuşlarla konuşma ilmidir. Dâvûd ve Süleyman, Allah Azze ve Celle'ye şükrederek şöyle demişlerdi: "Bize özel bir ilim ve peygamberlik lutfederek bizi mümin kullarının çoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun.''
وَوَرِثَ سُلَيۡمَٰنُ دَاوُۥدَۖ وَقَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ عُلِّمۡنَا مَنطِقَ ٱلطَّيۡرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيۡءٍۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡمُبِينُ 16
Süleyman, babası Dâvûd'a peygamberlikte, ilimde ve krallıkta mirasçı oldu. Allah Teâlâ'nın kendisine ve babasına olan nimetinden bahsederek şöyle dedi: "Ey insanlar! Allah bize kuşların dilini öğretti ve bize peygamberlere ve krallara verdiği her şeyden verdi. Şüphesiz her noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın bize bahşetmiş olduğu bu şey apaçık bir lütfudur."
وَحُشِرَ لِسُلَيۡمَٰنَ جُنُودُهُۥ مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ وَٱلطَّيۡرِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ 17
Süleyman'ın insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşan ordusu toplandı. Hepsi düzenli bir şekilde sevk ediliyordu.
حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَوۡاْ عَلَىٰ وَادِ ٱلنَّمۡلِ قَالَتۡ نَمۡلَةٞ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمۡلُ ٱدۡخُلُواْ مَسَٰكِنَكُمۡ لَا يَحۡطِمَنَّكُمۡ سُلَيۡمَٰنُ وَجُنُودُهُۥ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ 18
Nihayet karınca vadisine (Şam'da bir yer) geldikleri zaman, karıncalardan bir karınca şöyle dedi: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin de Süleyman ve askerleri farkına varmadan sizi ezmesinler. Zira sizi fark ederlerse üzerinize basmazlar."
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكٗا مِّن قَوۡلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوۡزِعۡنِيٓ أَنۡ أَشۡكُرَ نِعۡمَتَكَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَٰلِدَيَّ وَأَنۡ أَعۡمَلَ صَٰلِحٗا تَرۡضَىٰهُ وَأَدۡخِلۡنِي بِرَحۡمَتِكَ فِي عِبَادِكَ ٱلصَّٰلِحِينَ 19
Süleyman, onun (karıncanın) sözünü duyduğu zaman bu sözüne tebessüm ederek güldü ve Rabbi Subhanehu ve Teâlâ'ya dua ederek şöyle dedi: "Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimetine şükretmede beni muvaffak kıl ve bana ilham et. Razı olduğun salih ameli işlemeye beni muvaffak eyle. Yine beni rahmetinle iyi kullarının arasına kat."
وَتَفَقَّدَ ٱلطَّيۡرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَآ أَرَى ٱلۡهُدۡهُدَ أَمۡ كَانَ مِنَ ٱلۡغَآئِبِينَ 20
Süleyman kuşları denetledi ve "Hüdhüd'u neden göremiyorum?" dedi. "Onu görmeme mani olan bir şey mi beni engelledi yoksa kayıplara mı karıştı?"
لَأُعَذِّبَنَّهُۥ عَذَابٗا شَدِيدًا أَوۡ لَأَاْذۡبَحَنَّهُۥٓ أَوۡ لَيَأۡتِيَنِّي بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٖ 21
Süleyman için Hüdhüd'ün kayıp olduğu kesinleşince şöyle dedi: "Ona çok kötü bir şekilde eziyet vereceğim. Ya da kaybolduğu için ceza olarak onu keseceğim. Yahut da bana kaybolmasındaki mazeretini apaçık bir şekilde ortaya koyacağı bir delil getirecek."
فَمَكَثَ غَيۡرَ بَعِيدٖ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ وَجِئۡتُكَ مِن سَبَإِۢ بِنَبَإٖ يَقِينٍ 22
Çok geçmeden Hüdhüd geldi ve Süleyman aleyhisselam'a şöyle dedi: "Ben, senin bilmediğin önemli bir bilgiye ulaştım ve sana Sebe'den, doğru ve içinde şek/şüphe olmayan bir haber getirdim."
Vakarlı kimselerin gülüşüne "tebessüm" denir.
Nimetlere şükretmek peygamberlerin ve salih kimselerin, Rablerine karşı olan edepleridir.
Gıyablarında salih kimseleri mazur görmek gerekir.
Halk idaresinde hak edenlere ceza uygulanmalı ve mazeret sahiplerinin özürleri kabul edilmelidir.
Büyüklerin sahip olmadığı ilme (bazen) küçükler sahip olabilir.